Menu

Bitkilerin de canı var mı?

4 min read July 23, 2021 at 1:55pm

Vegan olmak, çoğu için kahveyi soya sütüyle içmek, arada bir tofu yemek, b12 hapları almak ve biraz da asabi olmak anlamına geliyor. Oysa veganlık hayvanların yaşam hakkını savunan bir hareket, hatta belki bundan da fazlasına doğru atılmış bir adım.

Kökünden koparılmış çirişler

 

Başlıktaki cümleyi duyan her veganın siniri bir anda tepesine biner. Çünkü gözleri, duyguları, aile bağları olan bir kuzuyla, sesi bile çıkmayan bir marulu aynı kefeye koymak veganlara abes gelir. Vegan bile olmamasına rağmen bir anda bitki hakları savunucusu haline gelen kişide çalışan otomatik bir savunma mekanizmasıdır aslında, haklılığın bir diğer haklılıkla geçersizleştirilmeye çalışılması.

Lâkin bu iki savı ayrı ayrı incelediğimizde şaşırtıcı bir sonuçla karşılaşıyoruz. Hayvanların canı olduğuna şüphe yok. Fakat ya bitkiler de öldürülmek, doğal ortamlarından koparılmak, evcilleştirilmek istemiyorlarsa? Bu uygulamalar bitkilere tıpkı hayvanlarda olduğu gibi görmezden gelinen bir ızdırap veriyorsa? 

İşte çoğu veganı alabora edecek yeni bir soru; 

Marul da mi yemeyeceğiz?

Bitkiler alemini inceleyen araştırmalara baktığımızda, onların da tıpkı hayvanlar kadar yaşama bağlı, hayvanlardakinden farklı da olsa; çevrelerinin farkında olmaya yarayan sistemlere sahip, tehlikeyi ve sevgiyi fark eden, korku, hüzün, mutluluk gibi duyumlara eşdeğer hallere giren varlıklar olduklarını öğreniyoruz. 

Empati eşiğimizi sinir sisteminden, bitkiler hissedebilirliğine taşıdığımızda, merhametimize ihtiyaç duyan varlıklara dair yepyeni bir bakış açısına ulaşıyoruz.  

Tarım ve genel olarak endüstriyel üretim, açgözlülüğün yarattığı sürdürülemez sömürü sistemleriyse, vegan etiği; içerdiği insan emeği sömürüsü ile, sebep olduğu çevresel yıkım ve bitkisel bir ürün üretse bile süreçte birçok diğer canlıya zarar vermekte olduğundan dolayı, endüstri karşıtlığını da içine almak zorunda değil mi?


Peki, vicdanımızın etki alanını genişlettik, bitkilerin de canını almaya hakkımız olmadığını kabul ettik diyelim. Nasıl yaşayacağız? Buna yaşamak denir mi? Bize kim merhamet edecek? 

Ahimsa

Hindistan kökenli Jainizm hareketinin temel prensibi olan Ahimsa, yaşama zarar veren eylemlerden kaçınmak anlamına geliyor. Günümüzde Jainizm tam anlamıyla uygulanmayan geleneksel bir dine indirgenmiş olsa da, Ahimsa aslında insanın dünyadaki diğer tüm canlılarla uyum içinde yaşayabilmesinin radikal bir yolu.

Ahimsa bağlamında ne tüketeceğimizi modern çağa uyumlamaya çalışarak düşünürsek, toplandığında bitkiye zarar vermeyen meyveler ve bu meyvelerden elde edilen yan ürünlerden oluşan bir tüketim alışkanlığı Ahimsa’ya uygun.  

Aslına bakılırsa meyvecil beslenme insan biyolojisine en uygun beslenme türü. Meyveler insan vucudunın tüm ihtiyacını ve en yüksek enerjiyi minimum sindirim eforuyla, ardında en az kalıntı bırakarak veriyor. Doğal ortamında yetişmiş olgun meyvelerle beslenmek insanın hastalıksız, yüksek enerjiyle uzun yıllar yaşamasını sağlıyor.

Günümüz şartlarında bunlar uç söylemler gibi görünüyor elbette. Her gün kebap yerken vejetaryenliğin, sağlıklı kemikler için süt içerken veganlığın uç gelişi gibi. Vicdani duru-düşüncenin ışığıyla eriştiğimiz çeperleri zorlamaya devam ediyoruz. Çoğuna aslında marjinal, sınırlara doğru bir genişleme gibi görünen bu hareket aslında belki de bir öze dönüştür, kim bilir? 

İnsanlık olarak, birey yanılsamasından varlık-bütünsel biriciklik farkındalığına doğru ilerlediğimiz bu günlerde, idealimizdeki kişiye erişme yolculuğunun toplumsal bir yönü olduğunu hatırlamak, bizi haddimizi aşan sorumluluklar yüklenmekten, kusurlarımızı ve başkalarını acımasızca yargılamaktan kurtarabilir. Her seferinde bir adımla, yolun tadına vararak yürümek, güzergâhı hayallerle süsleyip güzelgâh haline getirmek..